โรคที่เกิดกับจิตใจ และหนทางเยียวหา

บทความ การ์ดของข้อมูล
หัวข้อ: โรคที่เกิดกับจิตใจ และหนทางเยียวหา
ภาษา: ตุรกิช
วันที่เพิ่ม: 2008-01-09
ลิงก์แบบย่อ: http://IslamHouse.com/72772
:: หัวข้อนี้ถูกจัดอยู่ในหมวดหมู่ต่อไปนี้ ::
คำแปลของการ์ดข้อมูลในภาษาต่างๆ: ตุรกิช - อาหรับ - มาลายาลัม - เบ็งกอล - บอสเนีย
คำอธิบายโดยละเอียด

İnsanın halinin düzelmesi adaletten, bozulması da zulümdendir. Çünkü Allah Sübhanehu yaratırken ona düzen vermiş, ölçülü bir biçime getirmiştir. Bedenin sıhhat ve afiyeti de iç organların, azasının itidal (biçim) li hale gelmesi ve sağlam halden vazgeçme hastalığından dönmesi ve düzgünlüğe ulaş-masiyladir.

Beden gibi kalbin de doğru olması, biçimli hal alması, sağlamlık ve olgunluğa kavuşması gerekir.

Kalp hastalıkları ve şifasiyla ilgili olarak Allah Teala yüce Kitab'ınin bir çok yerinde bahsettiği gibi, Rasulullah'ın (s.a.v.) da bîr çok hadislerinden zikredilmiştir. Bu konuda Allah Teala şöyle buyurur:

"Kalplerinde hastalık vardır, Allah da onların hastalığını arttırmıştır. (Bakara: 2/10)

"Kalplerinde hastalık bulunanların onların arasınakoştuklarını görürsün. (Maide: 5/52)

İnanan bir topluluğun yüreklerini ferahlatıp şifaversin, kalplerindeki öfkeyi gidersin..."(Tevbe: 9/14-15)

"Ey insanlar! Size gerçekten Rabbiniz'den bir öğüt, gönüllerdeki (manevi hastalıklara) şifa ve mü'minlere doğru yolu gösteren (bir belge) ve rahmet gelmiştir"(Yunus: 10/57)

"De ki: "O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuz ve (göğüslerindeki hastalıklara) şifadır.

(Fussilet: 41/44)

Kalbinde (şehvetten arız) hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir. (Ahzab: 33/32)

"Münafıklar kalplerinde (fitne ve fesat gibi) hastalık bulunanlar ve Medine'de olmadık fena haberleri yayan­lar, eğer bu huylarından vazgeçmezlerse, herhalde seniüzerlerine caydırıcı olarak göndeririz, sonra da Me­dine'de senin komşuluğunda pek az bir süre kalabilirler"(Ahzab: 33/60)

"Münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunan kim­seler: "Allah ve Rasulü, bize sadece boş vaidlerde bu­lundu" diyorlardı" (Ahzab: 33/12)

Rasulullah (s.a.v.) da şöyle buyurmuşlardır:

"Bilmediklerinde sorsalardı ya; zira cahilliğin şifası sormaktır"

Abbasi Halifesi Harunürreşid, İmam Maîik'e, bir mesele­den dolayı:

"İşte şimdi bana şifa verdin, ey Malik!" demişti.

Buhari'nin "Sahih"inde geçen bir Hadis-i şerif de de, İb-ni Mes'ud (r.a.), Rasulullah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet eder:

"Bir kimse, Allah'dan korktuğu (takva üzere olduğu)' müddetçe, daima hayırdadır. Bir şeyin manasında şüp­heye düşer de bir adama sorarsa, ona şifa verir"

Allah Sübhanehu'nun burada kalp hastalıkları ve şifası­na dair zikrettikleri onun ölümü, hayatı işitmesi, görmesi, düşünmesi, sağırlığı, dilsizliği ve körlüğüne dair zikredilen­ler mesabesindedir.

Fakat burada kastedilen, kalbin hastalığını bilmektir. Bu hastalık da iki çeşittir:

1- Duyunun bozukluğu,

2- Tabii hareket ve ona bağlı iradi hareketin bozuk­luğudur. Bu iki şeyin kaybolmasıyla elem ve ızdırap mey­dana gelir. Nitekim duyunun sağlamlığı ve tabii, iradi hareketin sağlamlığıyla, ferahlık ve nimet meydana geldiği gibi, bozuk olmasıyla da elem ve ızdırap oluşur. Bundan dolayı ni'met naim kelimesinden türemiştir. Manası, Allah'ın kullarına ihsan ettiği kendisinde lezzet bulunan şey de­mektir. Bu manada Allah Teala şöyle buyurur:

"Sonra o gün (size verilen) nimetten sorulacaksınız"(Tekasür: 102/8)

Yani: Size verilen o nimetlerin şükrünü yerine getirip ge­tirmediğinizden sorulacak, hesab vereceksiniz, demektir.

Lezzetin sebebi, ferahlatıcı ve uygun hissin duyurmasıdır; elemin sebebi ise, rahatsız edici ve uygun olmayan bir duy­gunun hissedilmesidir. Lezzet ve elem hissetme ve idrakin kendisi değildir; ancak neticesi, semeresi ve amacıdır. Her hastalığın, her ne kadar bazan onu giderici bir şeyden dolayı salim olursa da, mutlaka elemi vardır. O elemin gereği de en küçük bir sesle heyecanlandıracak bir amilin bu­lunuşudur. Hastalıkta da bir elem sebebinin bulunması gerekir; çünkü elem kendisinden üstün ve kendisine zıt bir şeyin varlığıyla yok olur.

Kalbin lezzet ve elemi, cismin lezzet ve eleminden daha büyüktür. Kalbin lezzet ve elemiyle burada, nefsani duygu­ları ve lezzeti kastetmekteyiz. Her ne kadar onda bazan cismani hastalık sebebiyle bedenin diğer yerlerinde oluşan cinsden bir elem meydana gelirse de o başka bir şeydir.

Bu sebepledir ki, kalbin hastalığı ve şifası, bedenin hastalık ve şifasından daha önemlidir. Bazan bu hastalık, şu ayet-i kerimede anlatıldığı gibi, şehvet şeklinde belirir.

Kalbinde (şehvetten arız) hastalık bulunan kimsede arzu uyanabilir.. (Ahzab: 33/32)

Nitekim bu konuda Harati "Kitabu i'tilali'l Kulub bi'l-ehva" adlı bir kitap da yazmıştır. Münafıkların kalplerinde ise hem yukarıda beİirtilen yönden, hem de, itikat ve irade yönünden hastalık vardır.

Mazlum (zulüm görmüş), kalbinde başkasının zulmü se­bebiyle elem hastalığı bulunan kimsedir. Hakkını tam olarak aldığı zaman kalbi şifa bulur. Bu manada Allah Teala şöyle buyurur:

"İnanan bir topluluğun yüreklerini ferahlatıp şifaversin, kalplerindeki öfkeyi gidersin..."(Tevbe: 9/14-15)

Çünkü kalbin öfkesi, kendisinden eziyyet ve elemi uzak­laştırmak içindir. Eziyyet kendisinden yok olup da hakkını tam olarak alınca, öfkesi gider.

Nitekim, insan kulaklarıyla işitmediği, gözleriyle görme­diği, diliyle konuşmadığı zaman bu, kendisi için bir takım faydalara ulaşmasını engelleyen ve hatta onu zararlara uğ­ratan elem verici bir hastalık olursa; iş dünyasından işitme­diği, görmediği, kalbiyle hakkı ve batılı bilmediği, hayır ile şerri ayırdetmediği, doğrulukla sapıklığı farkedemediği za­man da, bu durum o insan için kalp hastalıklarının ve elem­lerinin en şiddetlisini oluşturur. Yine, aşırı derecede ve kendisine zarar verebilecek şeyleri yemek konusundaki ar­zu ve ısrarı da elem verici bir hastalıkla sonuçlanır. Bu aşı­rı yeme zevkinden vazgeçinceye kadar o insanın ızdırabi din­mez. Öyle ki, yeyince de elem duyar, yemeyince de elem du­yar. Yine, gerek şeklen, gerek başkanlık, gerekse mal gibi şeyden dolayı olsun aşk ve benzeri kendisine fayda ver­meyen bir sevgiye tutulunca da böyledir. Şayet o sevdiği ve arzuladığı gerçekleşmediği durumda elemli ve sakim bir hastadır; sevdiği gerçekleşirse de gayet sakim ve elemli bir hastadır. Bu durum muhtaç olduğu yiyecek ve içiceğe nefret duyunca kederlenen, elem duyan bir hastanın hali gi­bidir. Bu durumun devamı hastanın eleminin artmasına se­bep olur. Hatta Allah şifa vermezse onu Ölüme götürür.

Hasedci kimsenin hased edilene Allah'ın üzerindeki ni­metinden dolayı kızması, bir hastanın sıhhatlilerin yiyip içtiklerine, onları görmeyi arzu etmeyecek kadar kızması gi­bidir. Yine hased edilenin hakkını yerine getirmekten nef­ret etmesi ise, hastanın kendine yarayışlı yiyecek ve içecek­ten nefret etmesi gibidir. Nefsin itidal ve sıhhatinin dışında­ki sevgi ve kızma, cismin itidal ve sıhhatinin dışındaki ar­zu ve nefret gibidir. Kalbin hakikatleri görme ve faydasınadilsizliği, bedenin belirli bir takım şeyleri görme ve fay­dasına olanla, zararına olanları söyleyebilme konusunda kör ve dilsiz oluşu gibidir. Gözden mahrum bir kimse, görme imkanına kavuşup rahat, afiyet ve sevincin büyük bir nimet olduğunu anlayınca, kalp de görmeye başlar. Kalp ile normal göz arasındaki hakikatleri anlama ilişkisi, sayısını an­cak Allah'ın bileceği nisbette çeşitlidir. Burada anlatılandan maksat ise, iki hastalıktan birini diğerine benzetmedir, zi­ra dinlere ait tıp, bedenlerle ilgili tıbba benzer.

Süleyman b. Abdülmelik, Ebü'd-Derda (r.a.) ya bir yazı göndererek:

"Sonra, bana haber erişti ki, sen tabib olarak bulunuyor-muşsun; öldürülmeden sakın, halbuki Allah Kitabını kalp­lere şifa olarak göndermiştir"

Bu manada Allah Teala şöyle buyurmuştur:

"Biz Kur'an'dan, mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Zalimlere ise ziyan artırmaktan baş­ka katkıda bulunmaz. (İsra: 17/82)

Kastedilen bu şifa ise ancak deva isteyen kimseler için meydana gelir, ki onlar da Kur'an-ı kalplerinin hastalıklarına deva olarak tatbik eden mü'minlerdir.

Bedenin hastalığı tabii arzu ve nefretin itidalden çık­masıyla meydana gelir ki o da; ya erişilemeyen bir arzudur; veya faydalı arzuyu kaybedip, onunla yarayışlı olandan nefret eden, zarar verene de nefri kaybeden bir idrak ve hareket zayıflığıdır.

Kalbin hastalığı da böyle itidalden (ölçüden) çıkan sev­gi ve nefretten meydana gelir. Ve Allah o hastalık hakkın­da şu hükmü vermektedir.

"Allah'tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi nevası­na uyandan daha sapık kim olabilir?" (Kasas: 28/50)

"Hayır, zulmedenler bilgisizce nevalarına uydular. (Rum: 30/29)

Yine, insan, nasıl vücudun istediğim doktorun görüşü ol­madan verdiğinde itidalden çıkarsa, Kur'an'a yönelmeyen kalbin idraki ve kuvveti de kendisine faydalı ve yarayışlı olanı bilemeyecek kadar zayıflar. Nitekim cahil hastalar canlarının çektiklerini alırlar, kötü ilaçları bünyesinde acil bir rahatlık ve tat verdiğinden dolayı sabredemiyerek hiç önem vermeden kullanırlar. Lakin bunları kullanmaları on­ları büyük bir ızdıraba götürür yahut Ölümlerini çabuk-laşürır.

Nefislerine zulmeden cahil kimseler de işte böyledir. Biri, tadını almakta ve nefsinin kendisine elverişli olmayan şeylerden hoşlanmadığını terketmekte acele eder, sonra da onu elemler, ızdıraplar takib eder; kendisine ya dünyada ya da ahirette büyük çapta azab ve ceza getirir.

Takva, kişinin faydalı bir işle zarar veren şeyden ko­runmasıdır. Çünkü zarar veren şeydan korunma, faydalı şeyle amel etmeyi gerektirir. Fakat, faydalı bir şeyi ya­parken birlikte zararlı olan yapılırsa, o kişi takva sahibi olamaz.

Ancak, faydalı ve zararlı olan şeyi beraberce terketmek de olmaz. Çünkü bir kimse normal gıda almaktan aciz olunca yanındaki zararlı maddeleri alarak ölüme gider. Bundan dolayı güzel akibet takva sahibi kimselerindir, muttaki-lerindir. Zira onlar, sadece kendilerine zarar veren şeyler­den korunurlar, onun için de akibetleri İslam ve izzettir. Her ne kadar kendilerini manen iyileştirmek için kötü ameller­den korunurken başlangıçta acı çekerlerse de güzel bir sona, izzet ve ikbale nail olurlar. Bu hususta Allah Teala şöyle buyurur:

"Gerçi hoşunuza gitmez ama, size savaş yazıldı (farz kılındı) Bazan hoşunuza gitmeyen bir şey, hakkınızda iyi olabilir ve hoşunuza giden bir şey de hakkınızda kötü ola­bilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara: 2/217)

Arzu ve istek duyulan faydasız bir çok. ameller hakkın­da da Allah Teala şöyle buyurur:

"Ama kim Rabbinin makamından, (O'nun huzurunda duracağı demden) korkar ve nefsi, kötü heveslerden men'ederse, (O'nun için) gidilecek yer cennettir."(Naziat: 40-41)

"... Siz ise, kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyor (ona galip gelmek diliyordunuz.. (Enfal: 8/7)

Daha önce önemli bir kaide olarak şöyle demiştik; iyi­likler (hasenat) kötülükler (seyyiat)den daha faydalıdır, nasıl ki gıda almak, almamaktan daha yararlı ise. Yine, izah etmiştik ki, bundan kendi nefsi kastedilir, öbüründen de, başkasıyla birleştiğinden dolayı başkası kastedilir. Yine, gerekli olan korunma hastalığın meydana gelmesinden önce yapılmalıdır. Meydana geldikten sonra ise, onu gidermek gerekir. Kalp hastalıklarında da başlangıçta sıhhatin ko-runmasına-hastalığa tutulması sebebiyle- sıhhatinin daima iadesine ihtiyaç duyulur. Bilindiği gibi, sıhhat misliyle ko­runur, hastalık zıddıyla yok olur. Kalbin sıhhati, kendisinde fıtri duyguların varlığıyla korunur; yahut, ilmin ve imanın zikir, tefekkür ve ibadet gibi meşru emirleriyle kuvvetlen­mesi suretiyle korunur ve zıddıyla da yok olur. Nitekim, şüpheler, deliller (şahitler) le giderilir, faydasız sevgi de ona nefret besleme ve yerine Hakkı sevme ile yok edilir.

Bu bakımdan, Yahya b. Ammar şöyle demiştir:

"İlim beş kısımdır:

1- Tevhid ilmi olan dünya hayatı ilmidir.

2- Kur'an ve Hadis'in manalarını düşünme ilmi olan, di­ni gıda ilmidir.

3- Fetva ilmi olan dini deva ilmidir. Zira insanın başına bir şiddet hali ve sıkıntı geldiği zaman derdine derman ola­cak, müşküllerini halledecek birine ihtiyaç duyar. İbn-i Mes'ud (r.a.) da bu mevzuda aynı şeyi söylemiştir:

4- Uydurma konuşmayı içine alan dini hastalık ilmidir.

5- Sihir ve benzeri şeylerin ilmi olan dini helak ilmidir. Evet, tabii vücud hastalığında olduğu gibi dini nefsani

kalp hastalığında da sıhhat misliyle korunur; hastalık zıddıyla yok olur Rasulullah (s.a.v.) bu konuda şöyle buyurmuştur:

"Her doğan çocuk muhakkak İslam fıtratı üzere doğar. Sonra anasıyla babası onu yahudi yahut Hıris­tiyan, yahut mecusi yaparlar. Nasıl ki, her hayvanın yavrusu tam azalı olarak doğar, hiç o yavrunun bur­nunda, kulağında eksik ve kesik bir şey görülür mü?"

Sonra Ebu Hüreyre (r.a.),

"İsterseniz Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez..." (Rum, 39) ayetini okuyunuz, demiştir.

Bu hadisi Buhari ve Müslim "Sahih"lerinde zikret­mişlerdir.

Allah Teala da şöyle buyurur:

"Göklerde ve yerde bulunan (her şey) O'nundur. Hepsi O'na itaat etmektedirler. Mahlukatı önce yaratıp sonra (kıyamette) onu diriltecek olan O'dur ki bu O'na daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misaller, en ebedi sıfatlar O'nundur. O, çok güçlüdür, çok üstündür ve hikmet sahibidir. Size kendinizden bir misal verdi: (Bakın) size verdiğimiz rızıklarda; sizin ellerinizin altında biriniz(in hakkına dokunmak)dan çekindiğiniz ortaklar var mı? (ki tutup kendi mülkümüzde, saltanatımızda bize or­taklar atfediyorsunuz, kendi kullarımızı, yarattıklarımızı bize eş koşuyorsunuz)? İşte biz, aklını kullanan bir toplum için ayetleri böyle açıklıyoruz. Hayır, zulmedenler, bil­gisizce keyiflerine uydular. Allah'ın saptırdığını, (Al­lah'ın gönderdiği hidayete uymadığı için düştüğü sapık­lığında terkettiği kimseyi) kim yola getirebilir? Onların hiçbir yardımcıları yoktur. Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dine çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dine dön)ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. İşte doğru din odur. Fakat insanların çoğu bilmezler" (Rum: 30/26-30)

Allah Teala geçen yüce sözlerinde bildirmektedir ki: O, kullarını, yönlerini (yüzlerini) doğru dine çevirmeleri için yaratmıştır. O doğrudan da maksat, sadece hiç bir ortağı ol­mayan Allah'a ibadet etmektir. Bu ibadet (kulluk) kalp için mu'tedil, dosdoğru, tabii ve fıtri bir harekettir. Onu terket-mek büyük bir zulümdür, terkeden ilimsiz olarak heva ve keyfine uymuş demektir. Bu fıtrat ve yaradılış için-ki o yaradılışın sıhhatidir- kendisinde mevcut ilim ve amelce üzerine yaratıldığı bir benzeriyle yardım edeceği bir azık ve gıda gereklidir. Onun için dinin tamamlığı, İlahi şeriatın idaresinde olgunluğa ermiş fıtratla olur. O da, Rasulul-lah'ın (s.a.v.), İbn-i Mes'ud'dan (r.a.) rivayet ettiği hadis-de buyurduğu gibi, Allah'ın ziyafetidir:

"Ziyafet veren (değerli) her kişi, da'vet ettiği kimselerin ziyafetine gelmesini elbette ister. Allah'ın ziyafeti ise, Kur'an-ı kerim (in okunup dinlenmesi) dir. O halde onu terketmeyiniz"

Bu aynen, Kitap ve sünnette örnek verilen, Allah'ın gök­ten indirdiği su gibidir. İlahi fıtratı hastalıklı hale getiren in­sanlardır, Allah Teala da Kitabını bu İnsanların kalplerine şifa vermesi için indirmiştir.

Bu dünyada mü'minin başına gelen musibetler, vücuda isabet eden ve onu sıhhatli hale getirip fasit iç karışımları gi­deren elem mesabesindedir. Bununla ilgili olarak Rasulul­lah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Mü'mine erişen fenalık, hastalık, keder, hüzün, eza ve iç sıkıntısı, hatta vücuduna batırılan bir diken sebe­biyle Allah Teala onun suçlarını ve günahlarını örtüp mağfiret eder"

Bu hakikat şu İlahi kelamda da ifadesini bulur:

Kim bir kötülük işlerse onunla cezalanır. (Nisa: 4/123)

Bu hastalıklardan dünyada temizlenemeyen kimse, ger­çek şekilde tevbe eder; aksi takdirde onlardan ahirette temiz­lenmeye mecbur kalır ve Allah kendisine azab eder. Bu kimse aynen, iç karışımları kendinde toplanıp da onu hafif­letmek için ilaç kullanmayarak o yüzden ölüme giden kim­se gibidir Onun için hadisde şöyle denmiştir:

"Hastaya: Allah'ım, ona acı! dendiği zaman, Allah Teala:

"Zaten acıdığım bir şeyden dolayı ona nasıl acıyayım buyurur"

Rasulullah (s.a.v.) da şöyle buyurur:

"Hastalık öyle bir haslettir ki, sahibinin hatalarını ku­ru ağacın yapraklarını döktüğü gibi döker"

Beden hastalıklarının bazısında ölen kimse şehid olur. Mesela: Veba, kam ağrısı, suda boğulma, yanma, enkaz al­tında kalma, ateşli hastalıklar, ciğer hastalıkları, baş ağrıları v.s. gibi.

Nefsani hastalıklara tutulup da, Allah'dan korkarak sabreden ve ardından ölen kimse şehid olur. Mesela, korkak bir kimse harbde Allah'a saygısından ve takvasından dolayı sabrederek savaşır ve ölürse... Çünkü cimrilik ve korkaklık nefisle ilgili hastalıklardandır. Şayet bir kimse onlara itaat ederse, elemlenir; isyan ederse, nefis beden hastalıklarındaki gibi elem duyar.

Aşk da böyledir. Nitekim bu hususta hadisde şöyle gelmiştir:

"Aşık olup da iffetini koruyan, aynı zamanda giz­leyip sabreden ve sonra (o hal üzere) ölen kimse, şehid olmuştur"

Çünkü aşk da nefsani bir hastalıktır ve hastayı kendisinezarar veren şeye çağırdığı gibi, nefse zarar veren şeyi çağırır. Şayet hevasına uyarsa, cezası dünyada ve ahirette büyük olur. Yok, iffetini koruyup onu gizlerse, nefsinde elem ve hastalık meydana gelir, eğer o hastalıktan ölürse şehid olur.

Bu hastalıklarla beraber insanda iman ve takva bulu­nacak olursa, Rasulullah'ın (s.a.v.) şu buyurduğu hadisine hayrolur.

"Allah'ın mü'mine takdir ettiği hüküm onun için hayırdır; genişlik isabet eder de şükrederse kendisine hayır olur, darlık isabet eder de sabrederse yine kendi­sine hayrolur"

Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adır. Allah, Rasulullah'a (s.a.v.) aline ve bütün ashabına salat ve selam etsin.

Go to the Top